SEVDA

KOLAY HİKAYELER – TEMEL TÜRKÇE – Toplam 919 Kelime

Pazarcı Kemal elindeki oyun kağıtlarını masanın kirli mermerine atıp kalktı.

-Ne o? dedi Süleyman.

Kemal esnedikten sonra:

-Gidiyorum.

Kara kaş, kara gözleriyle son derece yakışıklıydı Kemal.

-Nereye gidiyorsun?
-İşim var. Şu kız gelirse atlat gitsin.
-Kim?
-Sarı kız.
-Aysel mi?
-Her neyse, atlat gitsin.

Kahveden çıkıp gitti.

Bir gözü kör, kara kuru üstelik kambur olan Süleyman, arkadaşının arkasından uzun uzun baktı. Her gün bir başka kızla geziyordu. Baştan çıkardığı evli kadınların da hesabı yoktu.

İçini çekti. Gözlerini kahvenin buğulu camlarına çevirdi. Dışarıda lapa lapa kar yağıyordu. Ortalık bembeyazdı.

Kemal’le ortak pazarcılık yapıyorlardı. Satacak hesaplı meyve ve sebze bulamadıkları için bugün pazara çıkmamışlardı. Bekar oldukları için bir hafta bile çalışmasalar rahatça geçinebilirlerdi. Ama Kemal boşta kalınca canı çok sıkılırdı. Çalıştıkları günlerin akşamlarına doyum olmazdı. Vakit geç olunca işler bittikten sonra sandıkları depoya koyup Balıkpazarı ya da Balat meyhanelerine giderlerdi. Süleyman gözünün körlüğünü, kamburluğunu filan unutur, keyfi yerine gelirdi. Hele meyhanenin en sevdikleri köşesindeki “Bizim Masa” dedikleri masa boşsa mutluluktan uçardı.

Meyhaneci Karadenizli bir adamdı. O da müşterilerle birlikte kafayı çekerdi çoğu zaman. Meyhanede her zaman neşe dolu şarkılar çalardı. Cumartesi akşamları… Cumartesileri bambaşka olurdu meyhane. Cibali’den Eyüp’e, Kağıthane’den Şişli’ye kadar irili ufaklı fabrika ya da işyerlerinden çıkan işçiler meyhaneyi doldururlardı. Neşeli neşeli konuşurken kimisi kahkaha atar, kimisi kıkır kıkır gülerdi.

Bir sigara yaktı.

Çalışmanın iyi bir şey olduğunu düşündü. İstese şimdi de basar gider Balat’a Karadenizli’nin meyhanesine. Lapa lapa yağan karlara baka baka kafayı çekerdi. Ama istemiyordu. Kan ter içinde kalınan bir iş gününün sonunda içilen rakı, dinlenen şarkı, atılan kahkaha bambaşkaydı. Bunları düşünürken garson yanına geldi:

-Ne haber kambur?

Kızmadı. Allah gözünü kör, sırtını kambur yarattığından dolayı hiç kimseye kızmazdı.

-İyilik, sağlık dedi.
-Havaların tadı tuzu yok. Seninki şoförün karısıyla beraber, belki de yatıyorlar şimdi.
-Kemal mi?
-Kemal ya. Sen burada boş boş otur.
-Ne yapalım? Kızlar bize yüz vermiyor.
-Şansına küs.

Küsmüştü zaten. Güzel bir kız ya da bir kadın görse içi içine sığmamasına rağmen onlarla konuşamazdı. Konuşmaya başladığında “ Aaaaa kambura bak benimle arkadaş olmak istiyor” dediklerini ya da ona acıyarak baktıklarını düşünürdü.

Cibali’den Aksaray’a çıkan dar, eğri sokakların birinde, eski tahta bir evin depodan bozma odasında tek başına oturuyordu. Komşuları İstanbul’a yeni göç etmiş tutucu karadenizlilerdi.

Meyhaneden biraz sarhoş dönünce hiçbir zaman düzeltilmeyen yatağına girip yorganının altında neler düşünürdü neler.

Bir karısı olsa… İsterse kendisi gibi kör, kambur kısaca çirkin farketmez. Ama yatağını ve evini toplayan, yemeğini pişiren, bulaşığını çamaşırını yıkayan, irili ufaklı kızlı oğlanlı dört beş çocuğuna analık eden: Bir karısı olsa…

Birdenbire kahvenin buğulu camlarının arkasından bir kadın yüzü gözüktü. Soğuktan mosmordu ve tir tir titriyordu. Masmavi gözlerle içeri bakmaya çalışıyordu. Kemal’in Aysel’i !

Dışarı fırladı.

-Kemal’i mi arıyorsun?
-Evet, burada mı?
-Biraz önce buradaydı, acele bir işi çıkınca gitti.

Genç kız sarsıldı. Yürüyemiyordu. O kadar ihtiyacı vardı ki Kemal’e. Kemal’i bulmadan hiçbir yere gidemezdi. Aksi ev sahibi geçen ay yaptığı gibi eşyalarını sokağa atabilirdi. Kemal’i bulması lazımdı.

-Çok mu lazımdı Kemal?
-Çok.

Ev kirasından başka, karnı da açtı; midesi zil çalıyordu. Kemal “ Öğleyin kahveye gel, bir şeyler atıştırıp sinemaya gideriz. Takma kafana, ev kirasını da buluruz.” Demişti.

Açlığı boş ver, ev kirası olmazsa olmazdı.

-Nereye gittiğini biliyor musunuz?

Biliyordu ama Kemal, Süleyman’ın kıza nereye gittiğini söylememesini istemişti.

-Bilmiyorum ama… isterseniz arayalım
-Ah ne olursunuz, arayalım.

Yokuştan aşağı inmeye başladılar. Seyyar satıcıların sesleri ve yemek kokuları Süleyman’a karnının acıktığını hatırlattı. Kemal’i bulmak için kim bilir ne kadar dolaşacaklardı? Bir kokoreççinin önünden geçerken göz ucuyla kıza bakınca onun kokoreç kokusunu içine çektiğini gördü. Kızın da aç olduğunu anladı.

-Bir şeyler atıştıralım mı?

Kız tüm açlığına rağmen:

-Önce Kemal’i bulalım, dedi.

Biraz daha yürüdükten sonra Süleyman:

-Bak, önce karınlarımızı doyuralım, dedi.

Bir köfteciye girdiler; içerde dumandan göz gözü görmüyordu. Küçücük masalardan birine karşılıklı oturdular.

Kemal aldatıyordu bu kızı. Kim bilir daha kaç kızı aldatmıştı şimdiye kadar. Ama bu güzel kız ne kadar iyi bir ev kadını olurdu.

-Kemal’i niçin arıyorsun?
-Lazım, çok lazım.
-Ne zamandır tanışıyorsunuz?
-Yazdan beri.

Yazın bir gece meyhanede Kemal’in anlattıklarını hatırladı. “Evleniriz diye kandırdım aptal kızı, aldım Burgaz’a götürdüm” demişti.

Bu kızın, o kız olduğunu hissetti.

-Kemal’le tanıştığınız zaman Burgaz’a gittiniz mi?
-Ne biliyorsunuz?
-Kalpazankaya’da denize girdiniz…..
-Nereden biliyorsunuz bunları?
-Ondan sonra…………

Genç kızın gözleri doldu.

-Sanırım, her şeyi size anlatmış, dedi.
-Evlilik işlemleri için nüfus kağıdınızı da aldı değil mi?

Genç kızın yüzü kıpkırmızı oldu, gözleri yaşla doldu, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Biraz sonra kendini toplayıp:

-Hiç de o kızlardan değilim, dedi. Yalnız küçük bir ev ve çocuklar istedim yani bir yuva kurmak istedim ben. Size Kalpazankaya’da olanları söylediğini anladım.
-Söyledi.

Birden ayağa kalktı. Mavi gözlerindeki yaşlar kayboldu.

-Rezil, utanmaz adam, dedi.

Köfteler gelmişti bu arada. Oturdu. Yemeğe başladılar. Genç kız köftelerin hepsini yemeyip birkaç tanesini bir parça ekmeğin içine koyunca Süleyman dayanamayıp sordu:

-Niçin hepsini yemiyorsun?
-İki gözü kör bir annem var, bunu ona götüreceğim.
-Siz hepsini bitirin, ona başka isteriz.

Genç kız bu iyilik dolu ve sevimli sesi çok beğenmişti, öyle yaptı.

Köfteciden çıkarlarken:

-Kemal’i aramaya gerek yok artık, dedi.
-Niçin?
-Beni eve kadar götürür müsünüz?
-Elbette.

Ertesi gün Süleyman’ı Çarşamba Pazarında bulan Kemal:

-Demek öyle? Dedi.
-Nasıl yani?
-Karnını doyurur, evlerinin kirasını verirsin!!
-………………?
-Benden nüfus kağıdını da istedi…

Nüfus kağıdını cebinden çıkardı.

-Sonra……… kör, kambur bir kocayı da bana yeğlermiş.

Süleyman’nın yüreği pır pır atıyordu. Acaba Kemal’in söylediği şeyler gerçek olabilir miydi?

Göz göze geldiler. Titriyordu Kemal. Sonra kızın nüfus kağıdını uzattı.

-Al bakalım.

Her şeyi anlamıştı Süleyman, uçuyordu, pır pır ediyordu yüreği. Kör, kambur bir kocayı …

Nüfus kağıdını almak için uzanırken bir yumruk, bir yumruk daha. Karların üzerine sırt üstü devrildi, burnundan kan geldi.

Gülümsedi.

Ölse bile vız gelirdi artık!

ORHAN KEMAL